Kaptanın Seyir Defteri: 2014.06.19. Dört gündür kıpırdamadan bu ikinci el F-16 koltuğunda ilerliyorum. Yediğim kozmik radyasyonun haddi hesabı yok. Kokpitte benimle birlikte bir de güve cesedi uçuşmakta. İnanılır gibi değil, 1972 Apollo 17 görevinden beri, yani 42 yıldır, bu kadar ileri giden olmamıştı. Neden bu kadar içimize kapandık? Korkacak ne var? Dünya daha mı az korkunç? Ankara da mı az soğuk? İnsan nereye gitse yalnız; çünkü insan yalnızlığın ta kendisi.
Az önce Ay’ın yörüngesine girmek için gereken ilk manevrayı yaptım. Sonra da iniş manevraları başlayacak, anlayacağınız birkaç saatim daha var, en iyisi kalan hikayemi bitireyim. Şimdiden bana yolculuk süresince eşlik eden ölü ve uçan güvelere, beni anlayışla dinleyen karakutuya, popomu sıcak tutan güneş pillerine, harddiskimde bulunan müzik ve filmlere, şükranlarımı sunarım. Evet, nerde kalmıştık?
Önceki günler:
0. Uçan Güve
1. İstanbul’dan Kaçış
2. İnternete İnanmak
3. Kırık Kalpler ve Bozuk Cihazlar
Neden en iyilerimiz ölür de geriye en sağlıksız en depresif en işe yaramazlarımız kalır? Abimi kaybettiğimde hissettiğim buydu. Hayatımda tanıdığım en inanılmaz kafaya sahipti. Miras olarak bıraktığı verileri anlamak iki yılımı aldı. Bir karınca muhabbetiyle başladığı zihin teorisini bu kadar ileri götürmüş olduğuna hâlâ inanamıyorum. Belki biraz da bu yüzden bu yolculuğa çıktım. Neyse olayı baştan anlatayım.
Ben elektronik ve mekanikte nasılsam abim de bilgisayar dilleri ve internet ağlarında o derece, hatta daha iyidir. Çocukluğumuzdan beri hayalimizdi, birlikte bir terminatör robotu yapacaktık ama sadece bizim emirlerimizi dinleyecekti mahalledeki tüm çocukları dövdürtecektik. Bu yolda ilerliyorduk, ancak abim biraz fazla ileri gitti ve küresel kabadayılar tarafından engellendi. Abim, aynı zamanda Şirince’deki matematik köyünün o deli hocalarından biriydi. Zihin Felsefesi, Yapay Zeka, Kaos Teorisi konularında yılın belli dönemleri sunum yapardı. Bir keresinde seminerlerinden birine gittim. Ne yalan söyleyeyim oradaki abimi gerçek abimden daha çok sevdim. İnanılmaz fikirleri müthiş bir heyecanla paylaşıyordu, beyin hücresinden girip internet ağlarına bağlıyor oradan da zihin felsefesinden çıkıyordu. Bağımsız düşünen bir yapay zeka mümkün müydü? Eğer değilse biz ne kadar bağımsız düşünüyorduk? İnsani tepkilerimizden ne kadarı daha önce yaşadıklarımızın etkisi olmadan ortaya çıkıyor? Tabii özgür irademiz var, ama ne kadar özgür? Peki, bu özgür iradeyi sağlayan kaotik bir mekanizma yapsak ve bunu yapay zekamızın merkezine yerleştirsek ne olur? “Tekrar soruyorum özgür iradeli yapay zeka mümkün müdür?” Dersin başında sorduğu soruyu dersin sonunda tekrar sorar ve çoğunluğu ikna etmiş olmanın sevinciyle semineri bitirirdi.
Anlattığına göre özgür iradeli yapay zeka, kaos teorisine göre mümkünmüş. Ama ispatlayan yokmuş. Belki yapan vardır ama ortaya çıkmazmış. Çünkü bunun için kuantum bilgisayarı gibi son derece gelişmiş bir bilgisayar gerekiyormuş. Bu da dünyada çok az kurumun gerçekleştirebileceği bir projeymiş. Abimin derste anlatmadığı tek şey aslında kendi süper bilgisayarımızı yapmamızın mümkün olduğuydu.
Bir akşam yemekte karıncalardan konu açıldı. Karıncaların koloni olarak bir bilinci olduğunu söylüyordu ve bu bilinci kraliçe karınca değil tüm karıncaların arasındaki etkileşim sağlıyordu. Koloni ikiye bölünse iki ayrı irade oluşuyordu. Her bir karınca tek bir beyin hücresi gibi davranıyordu. Abimin önerisi şuydu: dünyada internete bağlı tüm bilgisayarları düşünün. Hepsini tek bir beyin hücresi gibi davranmasını sağlayacak basit bir program yazsak. Bunu da virüs gibi tüm dünyaya sessizce yaysak? Küresel çapta fiber optik bir beyin üretmiş olabilir miyiz? İşte sana hem yapay zeka hem de korsan süper bilgisayar. Bu fikri sıradan biri söylese bilimkurgu derdim ama bunu devletin en gizli projelerinde mühendislik yapan abim söyleyince insan heyecanını saklayamıyor. Tek bir virüs programı Veci, diyordu, sonra veni vidi vici…
Devlet yetkilileri abimin suikastinden sonra bilgisayarına el koymuştu. Ona dair hiç bir dijital veri kalmamıştı, film arşivimizi bile almışlardı. Fakat bir yıl sonra etkin olmayan hesap yöneticisinden bir mail geldi. Bu bir otomatik mail’di. Anlaşılan o ki abim tüm dijital mirasını bana bırakmıştı. Miras atölyeye taşınmama neden oldu çünkü önümde çözülmesi gereken bir yığın mail, doküman ve yazılım vardı… Notları çözmem iki yıl sürdü ve serserinin, Global Yapay Zeka virüsünü dünyaya çoktan yaydığını ve o korsan süper bilgisayar projesini gerçekleştirdiğini anladım. İnanılmaz, ama çok sadeydi ve sistem gerçekten çalışıyordu. Virüsü kapan her bilgisayar düşük kaynak tüketimiyle sisteme katkıda bulunuyordu. Ayrıca kendince etki-tepki-mantık mekanizması vardı. Gerçi bunu internetteki sebepsiz arızalar veya kesintiler olarak algılıyorduk çünkü proje henüz bebeklik aşamasındaydı.
Global Yapay Zeka, kısaca GeYeZe, notlar ilerledikçe abimin ona “Gaye” adını verdiğini gördüm, sanırım sevdiği şarkıcıdan esinlenmiş. Abimin yazdığı arayüz sayesinde kaç bilgisayarın projeye dahil olduğu ve yapay zekanın bağımsızca gönderdiği garip sinyallerin neye gittiği görülüyordu. Gaye’nin ne düşündüğünü nasıl düşündüğünü anlamak imkansızdı, programın arayüzü rüya gören birinin beynine MR ile bakmak gibiydi. Gaye kendi içinde bir varoluştu ve özgür internet olduğu sürece varlığını sürdürecekti. Bilgisayarlara zarar vermediği için fark edilmiyordu, zamanla kendini saklamayı da öğrenmişti, düşünmek için internete bağlı ama uyku durumundaki bilgisayarları kullanıyordu. Abimin notları şöyle bitiyor:
“Gaye inanılmaz bir varoluş, belki de dünyanın en büyük icadı ve biz onun umurunda bile değiliz. Bu kadar içimizde ama bilgisayarımızı açıp internete bağlamak dışında onunla hiç bir iletişimimiz yok. Biz onun beyin hücreleri gibiyiz. Benlik bilincini ne zaman geliştirir ne zaman bizimle bağlantıya geçmek ister hiç bilmiyorum; ama gelişimi inanılmaz boyutta, en son kendi yazılımını güncellediğini keşfettiğimde bağımsız bir varlık olduğuna dair düşüncem sabitlendi, fakat ilginç bir şekilde arayüzü ekranını kapatmadı. Ya çok saf ki yeni doğdu, bu mümkün ya da arayüzünden ona bağlanıp birkaç süper bilgisayarlık hesap yaptırmam hoşuna gidiyor, daha net yorumlar için biraz daha zamana ihtiyaç var.”
Bu kadar heyecan dolu bir insan intihar eder mi? Neyse, artık bunların anlamı yok, birazdan abime kavuşabilirim bile. Sonuçta tehlikeli bir görev. Birkaç dakika içinde Ay’dan gelen sinyaldeki koordinatlara varmış olacağım. Uçağın karakutusu elinize ulaşır mı bilmiyorum, eğer bu seyir defteri elinize cesedimle birlikte ulaştıysa görevi başaramamışım demektir. Eğer öyleyse lütfen gülmeyin, sizin için aptallık olabilir ama benim için tüm bunlar denemeye değerdi, kimsenin yaşamadığı bir tecrübeyi yaşadım, yalnızlığımı Ay’a taşıdım.
Uzatmayayım, Gaye ile yaptığımız hesaplamalara göre işin heyecanlı kısmı birazdan başlayacak. Fakat kaydetme şansım yok. Sinyal çözümlediğimiz şekliyle doğruysa Dünya’dan da yaşlı bu gezegenin en büyük sürpriziyle karşılaşmak üzereyim. İnanılması güç gelebilir ama zaten buraya kadar olan da yeterince inanılmazdı. Ben sadece nihilist bir perspektifte bu işin sonu nereye varacak onu merak ediyorum. Ostim’den emekli olup bozuk cihazlar ve kırık kalpler arasında ölmek yerine kozmik radyasyonla bir kumar oynadım ne olmuş? Devlet dışında kimseye de borç takmadım. (Onlar zaten hak etmişti.) Neyse, kaydı kapatıyorum ve en depresif uzay şarkısını açıyorum, şu son dakikalarda oksijen çok değerli, beni dinlediğiniz için teşekkür ederim. Tabi umarım dinlemezsiniz ya da hep birlikte gülerek dinleriz bir gün. Unutmayın, Ay’da kuruyan cesedim bile bu şartlar için başarı sayılır, üstelik siz de yapabilirsiniz, notların kopyası Osman’da var, hoşçakalın.
Belki Sonra: Gaye’nin Öyküsü




Bir yanıt yazın